Skip to main content

Konuk Yazarlar

Aritman'dan Erdoğan'a "Avni Doğan" Sorusu

Yazar Adı: 
Opr. Dr. Cânân ARİTMAN (İzmir M.vekili)

 

Cumhuriyet Halk Partisi İzmir Milletvekili Cânân Aritman’dan Başbakan Erdoğan’a “Şimdi biz onları fişliyoruz” sorusu…

 

 

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

 

Aşağıdaki sorularımın Başbakan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim.

 

ONLAR Kİ!

Yazar Adı: 
Mustafa Küpçü
Yazarın Özgeçmişi: 
Serbest gazeteci, Kocaeli Üniversitesi Siyaset Bilimi Öğretim Görevlisi.

 

İnsanın inanası gelmiyor.

İMF-Dünya Bankası ve Küresel Düzen

Yazar Adı: 
Mustafa KÜPÇÜ

   Dünya Bankası (DB) Grubu ve Uluslararası Para Fonu (İMF) Guvernörler Kurulu 6–7 Ekim’de İstanbul’da toplanıyor.

 

   Bu toplantı nedeniyle İstanbullular şimdiden trafik çilesini çekmeye başlarken, bu uluslararası toplantıya katılacak delegasyon için iki yıl öncesinden “ayrıcalıklar” sağlandı!

 

   “Ülkeye giriş işlemleri önünde hiçbir engel olmayacak, hiçbir koşulda bu kişilere yönelik gözaltı ya da tutuklama yapılamayacak, şahsi bagajlarına, el çantalarındaki evraklarına asla dokunulmayacak!..”

 

   AKP hükümeti, yaklaşık iki yıl önce bu imtiyazları TBMM’nden geçirdi!

Bir Kere Yükselen Bayrak Bir Daha İnmez

Yazar Adı: 
Yrd.Doç.Dr. İrfan Murat YILDIRIM
Yazarın Özgeçmişi: 
Celal Bayar Üniversitesi Öğretim Üyesi

 

 

Bursa valiliği milli maçta “Azerbaycan bayrağını” yasaklamış… Türkiye’de 2002’den beri milli kelimesi millete ait anlamını taşımadığı için çok da önemli değil. Zaten sokaklarında teröristlerin paçavralarının dalgalandığı, kurultaylarında rahat rahat asıldığı bir yerde Türk bayraklarının olup olmamasının çok fazla bir anlamı olmasa gerek.

Dedelerimizin katillerinin kanlı ellerini zencileri ikinci sınıf vatandaş sayan bir ülkenin zenci başkanının emriyle sıkmaya zorlandık… Hoş çok da zorlanmadık bu isteğin karşısında, fazla nazlanmadan üstüne atladık.

Dedelerimizin katilleri de bayağı nazlı çıktı doğrusu, helal olsun…73 milyonluk Türkiye 3 milyonluk Ermenistan önünde diz çöktürülürken Serkisyan efendinin yüzündeki kibre bakın… Binlerce yıllık tarihi nasıl da ayaklarının altında sürükleyip duruyor…

Dış Borçlanma Bir Tuzak mıdır?

Yazar Adı: 
Prof. Dr. Cihan DURA
Yazarın Özgeçmişi: 
http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=99&Itemid=88

   Hemen yanıtını vereyim: Evet, dış borçlanma genellikle bir tuzaktır. Çünkü bir ülkeyi ele geçirmenin en emin ve kestirme yolu o ülkeyi borçlandırmaktır. “Çünkü borçlunun boynu eğik olur”. “Borç almaya alışan, emir almaya da alışır”. “Çünkü arpacıya borç yapan, ahırını tez satar”. Çünkü Atatürk’ün dediği gibi İstiklalini kaybetmenin en iyi yolu, sahip olmadığınız parayı sarf etmektir”.  

Kürşad Öldü

Yazar Adı: 
Yrd. Doç. Dr. İrfan Murat YILDIRIM
Yazarın Özgeçmişi: 
Celal Bayar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi

 

 

Kürşad yere düşmüş… Kanlar içinde… Yüzlerce, binlerce Çin uğrusu kan kokusundan sarhoş olmuşçasına ellerindeki sopalarla yerdeki bedene vuruyorlar… Kürşad yere düşmüş kanlar içinde… Üzerine yağmur gibi yağan sopaları hissetmiyor… Bütün kemikleri parçalanmış… Kaburgaları ciğerine batmış… Gökyüzüne bakıyor… Ayı arıyor… Buluyor… Dolunay var… Bir an ayın üçe bölündüğünü görür gibi oluyor… Bir sopa kanla dolmuş, gözlerine iniyor…

Yoksullukla Savaşın Sahte İkiz Melekleri

Yazar Adı: 
Prof. Dr. Alkan SOYAK
Yazarın Özgeçmişi: 
Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

 

   Son yıllarda dünyada yaşanan küreselleşme karşıtı sosyopolitik tepkiler, sürecin negatif etkilerinin giderek çok daha ön plana çıktığına işaret etmektedir. Küreselleşmeyi; fikirlerin, insanların, mal-hizmetlerin ve sermayenin serbestçe hareket etmesi yoluyla toplumları ve ekonomileri bütünleştiren bir süreç olarak tanımladığımızda, bütünleşmeye konu olan iktisadi birimlerin yaşam standartlarının ve refahının ne yönde etkilendiği önemli bir sorun haline gelmektedir. İktisadi alanda yaşanan küreselleşme sürecinin en önemli yönlendiricilerinden birisi de IMF-Dünya Bankası’nın yapısal uyum programlarıdır. 1970’lerin sonuna doğru kronikleşen iktisadi krizin etkisiyle içe dönük sanayileşme politikalarını yürütme imkânını kaybeden ve dış borç batağına saplanan birçok GOÜ, 1980 sonrası süreçte “İkiz Kuruluşların” bu programlarını uygulamak zorunda kalmıştır. Uygulanan bu programlar birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de gelir dağılımı ve yoksulluğun derinleşmesi adına olumsuz etkilerde bulunmuştur. Bu konudaki sosyoekonomik ve politik rahatsızlıklar, kanımızca adı geçen kuruluşların yoksullukla daha yakından ilgilenmesine yol açmıştır. “Yoksulluğun oluşmasına katkıda bulunan bu kuruluşlar, onunla mücadelede ne kadar samimi olabilirler?”

   Aslında Dünya Bankası 1970’li yıllarla birlikte yoksulluk sorunuyla ilgilenmeye başlamıştır. Bu yıllarda özellikle azgelişmiş ülkelerin kentsel ve kırsal alanlarının bütünleşerek gelişmesini sağlamaya yönelik projelere öncelikli olarak krediler verilmesi suretiyle yoksulluğun azaltılması hedeflenmiştir. 1980’lerin başında üçüncü dünyanın borç güçlükleri ve makroekonomik istikrarsızlıklarla çalkanmaya başlamasıyla Banka’nın politika çerçevesini büyümenin restore edilmesine yönlendirmesi söz konusudur. 1990’lara gelindiğinde ise yine yoksullukla mücadele temelinde farklı stratejiler oluşturulmaya başlanmıştır. 1990’ların sonunda “Yoksulluğu Azaltma Stratejisi” girişimiyle başlatılan çalışmalarla birlikte, Dünya Bankası yoksulluğun ekonomi-dışı boyutlarına daha fazla ilgi duymaya başlamıştır. “World Development Report 2000–2001: Attacking Poverty” başlıklı raporun hazırlanması aşamasında, Dünya Bankası dünyanın 60 ülkesinden 60.000’in üzerinde yoksul erkek ve kadının oluşturduğu deneyimleri bir araya getiren bir araştırma yapmıştır. Yapılan bu araştırma (the Voices of the Poor) sonucunda yoksul insanların perspektifinden, yoksulluk istatistiklerin arkasındaki insan deneyimlerinin gözler önüne serildiği iddia edilmiştir. Bu araştırmanın sonuçlarına göre yoksulluk çok yönlü ve “ekonomi-dışı boyutları” önemli bir olgudur; daima bir mevkie ve sosyal gruba özgüdür ve bu özgüllüklerin farkında olmak ise yoksullukla mücadelede tasarlanacak politika ve programların temelini oluşturmaktadır. Bahis konusu çalışmada yoksul insanların yaşamlarını “güçsüzlük ve sesini duyuramamak” gibi niteliklerle karakterize etmenin mümkün olduğundan söz edilmektedir. Bu insanlar; işverenler, piyasalar, devlet ve sivil toplum örgütleriyle olan ilişkilerinin niteliğini tanımlarken ve seçimlerini yaparken bir “sınırlama” ile karşılaşırlar. Bu tespitlerden hareketle yeni stratejide yoksullukla mücadele konusunda “yönetişim ve kurumsallaşma” olgularına merkezi rol atfedilmektedir. Yoksullukla ilişkili ekonomi-dışı boyutun öne çıkarıldığı bu yeni anlayışla birlikte, kamu kurumlarıyla eşgüdüm içinde özellikle sivil toplum örgütleri ve yerel kurumlarla sorununu çözmeye yönelik öneriler öne çıkarılmakta, bir anlamda yoksulların sistemden dışlanması engellenmeye  çalışılmaktadır. Aslında bu uygulamalar ikiz kuruluşların “iyi yönetişim” olgusuyla da örtüşmekte, kamusal alanda temsil edilme yetersizliği yaşayan yoksullar, küresel sermayenin güdümündeki sivil toplum örgütleri aracılığıyla “pasifize” edilmektedir.

   Kanımızca yoksulluğun ekonomi-dışı boyutuna ilgiyi kaydırarak, yapısal uyum programlarının etkisini gizlemeye çalışan bu yaklaşım, özü itibariyle ideoloji yüklü bir bakış açısının sonucudur. Dünya Bankası uzmanlarından W. Easterly’in bir çalışmasında yapısal uyum politikaları yoksulluğa sebep olmadığı gibi, bu kurumların sağladığı uyum kredilerinin daralma dönemlerinde yoksulluktaki artışı azaltma yoluyla, genişleme dönemlerinde ise yoksulluktaki düşüşü azaltarak tüketimi tedrici olarak arttırdığı ve büyüme üzerinde olumlu etki yarattığı iddia edilmektedir. Bu kredilerin benzer bir işlevi eşitsizliği düzeltme yoluyla da ifa ettiğinin altı çizilmektedir. Yani yoksulluk gibi sosyoekonomik yönleriyle çok ciddi travmalara yol açabilecek bir olgu adeta “otomatik stabilizatör” muamelesi görmektedir. Ancak kredilerin yalnızca dalgalanma dönemlerindeki kısa vadeli etkisini öne çıkaran bu çalışma, kredi koşullarının getirdiği daha uzun dönemli yoksullaştırıcı etkilerini ihmal ettiği gibi, borcun geri ödenmesi noktasında bu yükün çalışanların omuzlarına yüklendiği gerçeğini de göz ardı etmektedir.IMF-Dünya Bankası’nın son dönemlerdeki bakış açısıyla yoksulluk olgusu yalnızca açlığa indirgenmemesi gereken, “güçsüzlük ve sesini duyuramamayla” yani “toplumdan dışlanmayla” nitelenmesi gereken bir sorun olarak ortaya konmaktadır. Hâlbuki kanımızca temel sorun “güçsüzlük ve sesini duyuramamanın” ötesinde “karnını doyuramamadır”. Sorunu bu şekilde koyduğumuzda ve yoksulluğu IMF politikalarının bir sonucu olarak gördüğümüzde, bu olgu hafifletilmesi ya da azaltılması gereken değil, tamamen yok edilmesi gereken bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır ki bu durumda reçete gayet açıktır; “IMF politikalarının ve sisteminin terk edilmesi!”

   Dolayısıyla bu perspektiften bakıldığında son yirmi yılda birçok GOÜ’de uygulamaya konulan yapısal uyum programlarının yoksulluk üzerine etkisini daha iyi anlamak ve IMF-Dünya Bankası’nın niçin yoksulluğun azaltılmasıyla daha yoğun ve farklı bir biçimde ilgilenmeye başladığını, hatta bunun için “yeni kredi olanakları” sağladığını çözümleyebilmek mümkün hale gelmektedir. IMF-Dünya Bankası’nın yeni yoksulluk yaklaşımında, “güçsüz ve sesini duyuramayan yoksullar sistem içine çekilerek yapısal uyum politikalarının sürekliliği” amaçlanmaktadır.

   Yoksulluğu üreten sistemin kendisini sorgulamayan “İkiz Kuruluşlar”, yoksulluğun ekonomi-dışı boyutlarına dikkat çekerek, hafifletilmesi ve sistem içine çekilmesi gereken bir olgu olduğu yutturmacısıyla, yapısal uyumun sürdürülmesine “kılıf” yaratmaktadır. “Sahte melekler” aslında yapısal uyum kredilerinin neden olduğu yoksulluğa, son tahlilde yine borç vererek (sözde) çare aramakta, yoksulluk gibi dramatik bir olguyu “borç-kısır döngüsünün” daha da derinleşmesinin bir aracı haline getirmektedir.

 

   Not: www.guvercinevi.net, 6 Kasım 2006. Bu makale 2008 yılında Derin Yayınları tarafından basılan “Krizalit: Ekonomiye ve Hayata Dair Yazılar” isimli kitapta yayınlanmıştır.

 

asoyak@marmara.edu.tr

 

 

 

[Bu yazı, Politika Dergisi Sayı 15’te yer almıştır. Tüm fazladan özellikleri ile özgün sayıyı indirmenizi öneririz. Sayı 15’i indirmek için buraya tıklayınız. ]

 

   

Melekler Dişi mi, Erkek mi?

Yazar Adı: 
Emre ÇAKIR
Yazarın Özgeçmişi: 
Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği

Türkel MİNİBAŞ’TAN Bir Makale: Genç İşsizler Ordusunun Oyu!

Yazar Adı: 
Prof. Dr. Türkel MİNİBAŞ (1953-2009)
Yazarın Özgeçmişi: 
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, Cumhuriyet Gazetesi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği

   Bu kadar "komik" bir seçim arifesi galiba hiç yaşamamıştık.

   Seçim günü yaklaştıkça AKP Genel Başkanı rolündekinin tansiyonu daha da yükseliyor. Meclis Başkanı rolünü üstlenen de kendini darbeci general sanıp estirmeye başlayınca, insan kendini "22 Temmuz seçmeni" değil de Direklerarası'nın tuluat tiyatrolarından birinde sanıyor.

   Gelin görün ki, Direklerarası çoktan tarihe karıştı. Darbeci general rollerine de bugünlerde pek rağbet yok.

   Kaldı ki onlar bile 2 milyon 447 bin işsizin azarla, tehditle yola getirilemeyeceğinin artık farkında! Çünkü bu ülkede:

   * 15 yaş üstü nüfusunun dörtte biri, yani 12.1 milyonu 15-24 yaş arasında. Yani genç!

   * Bunların 3.7 milyonu çalışıyor. Yani her 100 çalışanın 17'si 15-24 yaş arasında!

   * Her 100 gencin 18.7'si de işsiz!. Yani, genç işsizliğinin tepe yaptığı 1989-2001 arasındaki 17.7'lik oranın da üstünde!.

   * 15-19 yaş aralığındaki her 100 gençten 82'si, 20-24 yaş aralığındaki her 100 gençten 54'ü kayıt dışı çalışmakta!

  * Lise çağındaki 15-19 yaş grubundaki her 100 gençten 22'si okulda değil çalışma yaşamında!

   AKP iktidara geldiğinde her 100 genç işsize 13 iş aramayan genç düşerken 2006'da 83 genç düşmeye başlamış. Mevsimlik çalışanlar da eklendiğinde iş aramayanların sayısı 95'e çıkmış!

   Bu arada sakın ola ki iş aramayan gençleri rantiye ya da tembellikten iş aramıyor sanmayın. Onlar çalışmak istedikleri halde iş aramaktan bezmiş, iş bulamamak korkusu içinde olan gençler. TÜİK onları işsizler arasına katmamakta. İstatistiklerdeki adları "tampon genç" !

   Bu gençlerin bir kısmı yaş haddini aşamadıkları için oy kullanamayacaklar. Bu nedenle de partilerin seçim bildirgelerinde onlara yer verilmemiş, ama... O bildirgelerde oy verme yaşında olan 22 Temmuz'un seçmeni gençlere, özellikle de üniversite diplomalı gençlere de yer yok!..

   Başta AKP olmak üzere tüm siyasi parti kurmaylarının, Ankara Ticaret Odası'nın TÜİK'in verilerini temel alarak hazırladığı "Genç İşsizler Ordusu" ve "Kayıtsız Gençler" raporlarına bakmalarında yarar var. Çünkü o raporda yer alanlar yarının değil bugünün üretim ve yönetim kadrolarında yer alacak ya da yer alması gerekenlerle ilgili.

   Örneğin: Türkiye'nin nitelikli işgücü dediğimiz, bir fakülte ve yüksekokuldan mezun olan, 1989-2001 arasında her 100 diplomalı gençten 30.8'i işsiz iken, AKP döneminde bu oran 35.1'e yükselmiş!. Yani, eğitim olanakları genişlerken iş olanakları artmamış, aksine azalmış!..

   Peki ne olmuş da eğitim olanaklarındaki iyileşmeye rağmen istihdam artmamış diyorsanız... Ekonomik büyümenin kaynağına, gelen dış sermayenin hangi sektörleri hedef aldığına ve istihdam yaratma koşulu aranıp aranmadığına bakmanız yeter.

   AKP'nin yeniden iktidar olması halinde durumu nasıl telafi edeceğini merak ediyorsanız seçim bildirgesine bakmak yeterli. Genç işsizlere çözüm olarak

   - "Kendi işlerini kurmaları"nı özendirmek için "Gençler İşadamı Oluyor" programı başlatmayı;

   - "Özel istihdam büroları" açmayı önermekte. Gençlere işsizliği özelleştirerek çözüm yaratmayı vaat etmekte!

   Kısacası AKP, 2006-2010'da da iktidar olursa parası olana işini bulacak! Bunun adı da genç girişimcilik olacak!..

   AKP'nin genç işsizlere yönelik vaatleri sınıflar arasındaki farklılıkları keskinleştireceği ve ayırımcılığı pekiştireceği için demokratikleşmeye aykırı ise de bunun diğer partilerinkine göre daha gerçekçi olduğunu söylemek gerek. Hiç olmazsa ne yapacağı belli.

   Yani? AKP tek başına iktidar olursa :

   - Büyüme artmaya devam etse bile istihdama yansımayacak;

   - 1997'den 2006'ya yüzde 26'dan yüzde 21'e gerileyen yatırımların ulusal gelir içindeki payı bu dönemde de gerilemeye devam edecek.

   Not: Bu makale 16.07.2007 tarihinde yayınlanmıştır.

   Mekanın Cennet olsun saygıdeğer Hocam...

 

 

 

 [Bu yazı, Politika Dergisi Sayı 12’de yer almıştır. Tüm fazladan özellikleri ile özgün sayıyı indirmenizi öneririz. Sayı 12’yi indirmek için buraya tıklayınız. ]

 

Sayın Başbakan; BOP için Size Kim Görev Verdi?

Yazar Adı: 
Süleyman YAĞIZ
Yazarın Özgeçmişi: 
Demokratik Sol Parti Genel Sekreteri ve İstanbul Milletvekili

   Sayın Başbakan, partisinin TBMM Grubu’nda 13 Ocak 2009 günü yaptığı konuşmada, BOP'un, Ortadoğu barışına yönelik kurulduğunu iddia etti. Burada Türkiye'ye de görev verildiğini, bu görevi üstlendiklerini kaydeden Başbakan, “Bu, aslında şu anda zaten doğmadan ölen bir proje durumuna düştü. Bu konuyla ilgili olarak bizi bağlayan, Tayyip Erdoğan'ın attığı bir imza yoktur.

İçeriği paylaş