Yazının Yazıldığı Tarih:
27.02.2011

Fransa’nın ikinci dünya savaşındaki şaşkınlık verici ve efsanevi çöküşü nasıl oldu da gerçekleşti? Bunu siyasi ve askeri olarak iki başlık altında toplayarak bir çok sebep öne sürmek mümkündür. Lakin biz burada kısmen askeri, ağırlıklı olarak siyasal sebepleri inceleyeceğiz...
1 Eylül 1939 tarihinde Hitler ordularına Polonya’ya girme emri verdi. “Fall Weiss” yani “Beyaz Plan” yürürlüğe konuluyordu.
İngiltere ve Fransa’nın, Polonya’ya vermiş oldukları garanti çerçevesinde Hitler’e yaptıkları geri çekilme teklifleri reddedilince Fransa ve İngiltere iki gün sonra Almanya’ya savaş ilan ederek İkinci Dünya Savaşı’nı başlattı.
Savaştan önce Polonya’ya garanti verilmesi konusundaki tek uyarıyı eski İngiliz Başbakanı, yaşlı kurtlardan Lloyd George yapmıştı. İngiltere’nin bu denli uzun vadeli ve bağlayıcı bir antlaşmayı Rusya’nın desteğini almadan yapmasını intihar olarak nitelendirmekteydi. Çünkü bu durumda birinci dünya savaşının aksine, kıta Avrupası’nda savaşın bütün yükü Fransızların üstüne yüklenecekti. Bilhassa birinci dünya savaşında, 1917’deki Ekim Devrimi’nin arkasından doğu cephesinde serbest kalan Alman tümenlerinin Amerikan müdahalesi gelene kadar Fransa’yı, “1918 Bahar Saldırısı”nda neredeyse dize getirdiklerini, bunu da geçelim, Almanya’nın Rusya ve Fransa ile iki cepheli savaşta bile Paris önlerine kadar gelebildiğini hesaba katarsak, Lloyd George’un önerisi son derece yerindeydi.
Ancak İngiliz Başbakanı Chamberlain’in Rusya’ya güveni olmaması ile İngiliz Dış İşleri Bakanı Lord Halifax’ın da dini yönden Rusya’ya karşı ters bir tutum içinde olması, İngiliz politikasının Sovyetler ile müttefiklik konusunda ayak sürmesine sebep olmuştu. Zaten batı cephelerinde Polonya ve Finlandiya ile tarihi hasımlığı olan Rusya’nın mirasçısı S.S.C.B de, İngilizlerle Polonyalıların bir antlaşma yapmak üzere olduklarını öğrenmesi üzerine iyiden iyiye kuşkulanmaktaydı. S.S.C.B, batılıların iç savaş yıllarında Rusya’ya nasıl müdahele ettiklerini ve beyaz kumandan Vasileyeviç Kolçak’a olan yardımlarını unutmuyordu.
3 Mayısta Rus Dışişleri Komiseri Maxim Litvinov görevinden alındı. Bunun önemi büyüktü, lakin Litvinov, Almanya’ya karşı batılı müttefikler ile işbirliğini savunuyordu. Yerine totaliter rejimlerle işbirliğini daha yararlı gören Vyaçeslav Molotov getirildi. Alman Dış İşleri Bakanı von Ribbentrop, 23 Ağustos günü Moskova’ya uçtu ve “Molotov-Ribbentrop Paktı” olarak anılacak saldırmazlık paktı imzalandı. Fransa artık gerçekleşecek olan savaş karşısında bütün Alman yüküne tek başına göğüs germek zorunda kalacaktı.
Almanlar Polonya harekatı esnasında ne Fransa ne de İngiltere tarafından rahatsız edilmediler. Bu Almanlar için adeta bir zafer, bir mucizeydi. Çünkü Alman generallerin ve Hitler’in kabuslarına durmadan iki cepheli bir savaşın görüntüleri girmekteydi. Ancak batıda herhangi bir hareket olmamıştı. Kara Kuvvetleri Komutanı Werner von Brauchitch, 7 Eylül’de Hitler’e şöyle demişti:
“Batıdaki harekat henüz açık değil. Gerçekten bir savaşa girmek arzusu olmadığını gösteren bir takım belirtiler var… Fransız kabinesinin kahramanlık çapı yok. İngiltere’de ise aklı başında birtakım düşüncelerin ilk belirtileri görülüyor.”
Brauchitsch haklı çıkacaktı. Polonya’nın 6 Ekim 1939 günü bir aylık bir saldırının arkasından çökmesinin ardından Alman orduları batıya döndüler. Hala neredeyse tek kurşun bile atılmamıştı. Alman halkı dalga geçercesine bu savaşa Sitzkrieg yani “oturma savaşı” diyordu. Gazeteci William Shirer, Berlin Diary yani “Berlin Günlüğü” isimli eserinde 9 Ekim tarihinde trenle sınır bölgesi olan Ren Nehri’nin doğusuna gittini söyler. Düştüğü notlarda yazdıkları durumu açıklar niteliktedir:
“Hiçbir savaş belirtisi yok. Trendeki personel savaş başladığından beri bu cephede bir tüfeğin bile patlamadığını söyledi… Yalnızca Fransız kazamatları ve birçok yerlerde büyük maskeleme perdeleri arkasında yapılan tahkimatı görüyorduk. Almanların tarafında da aynı şeyler yapılıyordu. Her iki tarafın askeleri birbirlerine bakarak işlerine devam ediyorlardı… Almanlar tren yoluyla top ve malzeme getiriyorlar, bu sırada Fransızlar onları hiç rahatsız etmiyorlardı. Garip bir savaş.”
Fransız Generali Gamelin, Almanlar Polonya’ya saldırdığında Almanların bomboş bıraktığı Alman cephesini yarmak yerine, hükümetine 1941-42’den önce bir harekata geçemeyeceğini söylemekle meşguldü. O tarihlerde ise Amerika’dan gelecek techizata ve müttefik ordularının tam olarak hazır olmasına güveniyordu. Alman ordusunun komuta kademesinde de aynı endişeler vardı. Hitler savaşın çıkış tarihini 1944 olarak planlamış ve askeri planlarını ona göre kurmuştu. Ancak bu durum onu Fransızlar gibi yıldırmıyordu. Ordu Yüksek Komutanlığı’ndan Brauchitsch ve Halder onu vazgeçirmeye çalışıyordu. Polonya’da kullanılan tankların revizyonun aylar alacağını söylüyorlardı. General Thomas ise Almanya’nın ayda 600.000 çelik açığıyla bu savaşın yürütülemeyeceğini söylüyordu. Bir başka General olan von Stuelpnagel ise tümenlerin üçte birinin ancak on dört gün yetecek kadar cephanesi olduğunu ifade etmekteydi. Ancak Fransızların aksine bunlar Hitler’i durdurmadı. Hitler daha sonraları Rus cephesindeki harekat için benzer sebepleri sürecek generallerine Fransa ve Polonya harekatlarındaki yakınmaları için şöyle diyecekti:
“Baylar, sizi tanırım ve bu zamana kadar birilerinin hiçbir zaman gelipte bana birşeylerin hazır olduğunu söylediğini duymadım.”
Haklıydı…
İnanılmaz bir fırsat karşısında Fransız komuta kademesinin bu korkakça ve askeri zekadan uzak tutumu ile bu fırsatın kaçırılması, Fransız yenilgisinin, Sovyetler’in Almanlar’a kaptırılmasından sonraki ikinci sebebiydi. Nürnberg duruşmalarında Alman generalerinin ifadeleri durumu en iyi şekilde özetlemektedir. General Halder şöyle demekteydi:
“Polonya’daki başarımız batı sınırımızı hemen hemen büstübütün açık bırakmamız sayesinde mümkün olabilmiştir. Eğer Fransa durumun mantığını kavramış olabilseydi ve Almanya’nın Polonya’da harekata girişmesinden yararlanabilseydi, Ren’i hiçbir engelle karşılaşmadan geçebilir ve Ruhr bölgesini tehtid edebilirdi. Ruhr ise Almanya’nın savaşı sürdürmesi için gereken en önemli etkendi.”
General Jodl ise konu hakkında hala şaşkın gibiydi:
“Eğer biz 1939’da iflas etmemişsek bunun tek nedeni batıda bulunan 23 Alman tümeni karşısında yaklaşık olarak 110 Fransız ve İngiliz tümeninin tamamiyle hareketsiz durumda tutulmuş olmasıdır.”
OKW (Oberkommando der Wehrmacht) lideri General Keitel ise şunları eklemişti:
“Biz askerler, Polonya seferi sırasında her zaman Fransa’dan bir hücum bekledik ve gelmeyince şaştık… Bir Fransız hücumu yalnızca bir Alman askeri perdesiyle karşılanabilirdi, gerçek bir savunmayla değil.”
Üçüncü bir sebep ise Alman propogandasının batı cephesinin savaşma şevkini ciddi olarak zedelemesiydi. Hitler ise son derece enerjikti, Polonya çöktükten sonra durmadan barış istediğini yineliyordu. Bu tutumu zaten aktif propoganda faaliyetleri yürüten deha Joseph Goebbels’in çalışmalarınıda bütünler nitelikteydi. 6 Ekim’de Reichstag’da yaptığı konuşmada Fransa ve İngiltere ile barış istediğini söylüyor, Alsace-Lorraine sorununu bile dostluk adına umursamadığını ifade ediyordu. Ona göre Polonya meselesi, onu paylaşan Rusya ve Almanya arasındaki bir husustu, bunun için batıda savaşmanın hiçbir şeyi çözmeyecekti:
“Ama eğer bu problemler eninde sonunda çözülecekse, bu çözümü milyonlarca insanı ölüme göndermeden ve milyarlar tutarında zenginlikleri mahvetmeden yapmak daha doğru olur. Her geçen gün yeni yeni kurbanlar isteyecek… Avrupa’nın ulusal zenginliği mermiler altında tuzla buz olacak ve her ulusun gücü savaş alanlarında yitirilecek…"
"Çok kesin olan bir şey var: Dünya tarihinde hiçbir zaman iki galip olmamıştır, ama her iki tarafın da kaybı çok olmuştur. Aynı görüşte olan ulusların liderleri şimdi cevap versinler ve savaşın daha iyi bir çözüm olduğunu sananlar şimdi kendilerine uzattığım eli geri çevirsinler bakalım!”
Hitler’in söylediklerinde hem doğruluk hem yanlışlık payı vardır. Hitler, Fransa’dan ölümüne nefret etmektedir. Kavgam isimli eserinde yazdığı gibi çocukken 1870-71 savaşının hikayelerini okuyarak büyümüş, gençliğinde Fransa’ya karşı savaşmış, kaybetmiş ve Fransız işgaline tanık olmuştur. Fransızlar tarafından idam edilen şehit Leo Schlageter onun kahramanıdır. Evet, Fransa’dan ölümüne nefret etmektedir ancak onun Tötonik Şövalyelerin yıkılışından beri olan süreç içinde devrimci yanı, Almanların geleceğini batıda değil, Lebensraum bağlamında doğuda görmesidir. Kavgam adlı eserinde de her fırsatta bunu dile getirmiştir. İngilizler ile ittifak ise en büyük hayalidir. Çünkü İngiliz ırkı esasında Cermendir. Napolyon’un I.Alexander ile İngilizlere karşı yapmaya çalıştığı dünyayı bölüşme ittifağını umutsuz bir şekilde İngiltere ile gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Ancak Napolyon’un, Rus İmparatoru Alexander’ın uzlaşmaz tutumu karşısında hüsrana uğradığı gibi o da hüsrana uğrayacaktır. İngilizlere karşı samimi, Fransızlara karşı bir göz boyama olan bu çağrı ve propoganda yine de Fransız cephesinde etkili olmaktadır.
Öte yandan ise Sovyetler bastırır. S.S.C.B Dış İşleri Bakanı Molotov ile Alman Dış işleri Bakanı Ribbentrop, 28 Eylül’de bir bildiri kaleme alırlar. Bildiri de şöyle denmektedir:
"Almanya ile Rusya, Polonya devletinin dağılmasından doğan sorunları çözdükten ve Doğu Avrupa’da sürekli bir barış için gereken sağlam temeli yarattıktan sonra Almanya, İngiltere ve Fransa arasındaki savaş durumuna bir son vermenin bütün ulusların gerçek çıkarına uygun olacağına inandıklarını karşılıklı olarak ifade ederler. Bundan dolayı her iki hükümet de ortak çabalarını… Bu amacın olabildiği kadar erken sağlanmasına yönelteceklerdir."
“Ancak iki hükümetin de çabaları sonuçsuz kalırsa bu durum, savaşın sürmesinden İngiltere ile Fransa’nın sorumlu olduklarını gösterecektir.”
Başlangıçta bu bildiri klasik bir propoganda metni gibi görülebilir. Ancak Sovyet Dış İşleri Komiseri’nin imzasının önemi büyüktür. Daha açık olalım. Savaş başladığında Fransız Komünist Partisi, 612 sandalyeli Fransız Parlementosu’nda 72 sandalyeye sahipti. Yerel meclisler de ve kasabalarda daha yüzlerce, binlerce üyesi vardı. Basın organları etkiliydi. Sosyalist Parti ile birlikte Fransız İşçi Federasyonu liderliğini paylaşıyordu. Moskova’dan gelen bu bildiriler ve emirler Fransa’nın kendi içindeki propoganda makinasını harekete geçirmişti. Mobilize edilmiş ve edilmemiş işçiler için sayısız broşür basılıyordu. Broşürlerden biri şöyle demekteydi:
“S.S.C.B her zaman barışın arkasında olmuştur. Sovyet-Alman Paktı ise bunun en son ve en çarpıcı örneğidir. Stalin, Hitler’in doğudaki ilerleyişini durdurdu. Artık Polonya’da zaten yok olduğuna göre savaşa tutunmanın bir manası yoktur. Savaş artık emperyalist bir hal almıştır ve işçi sınıfı bunun içinde yer almamalıdır. Savaş hemen durdurulmalıdır.”
Bu gibi propoganda metinler Fransa’da işçilerin çalışma isteğini kırıyor, kimi zamanlar da açıktan açığa muhalefete geçmelerine sebep oluyordu. Propoganda bunlarla da bitmemekteydi. Alman propogandasının ana amaçlarından biri, savaşın bütün yükünü çekeceği psikolojisi altında olan ve İngilizler’in yavaş süren seferberliğine ve Fransa’ya gönderdikleri asker sayısının azlığına giderek artan bir kin besleyen Fransızları İngilizlere karşı doldurmak ve onlardan ayırmaktı. Almanlar Fransızlara hoparlör ile şunu söylüyordu:
“İngilizler’de asker yok; ellerindeki son Fransıza değin dövüşecekler.”
Bir Fransız subayının da kaleme aldığı gibi, cepheye giden askerler ilk günden beri cephe sınırında Almanların yerleştirdiği devasa tabelalarla karşılaşıyordu:
“Bırakın Arkadaş Olalım!”
“NEDEN SAVAŞIYORUZ? SİZE ZARAR VERMEK İSTEMİYORUZ! ARKASINDA OLDUĞUMUZ İNGİLİZLER.”
“İngiliz askerleri nerede?”
İngilizler belki Almanların abarttığı kadar samimiyetsiz değillerdi. Ancak Fransızlar için işin ciddiyetini ve aciliyetini kavrayamamışlardı. Ünlü İngiliz soğukkanlılığı ve ağırlığı ile hareket ediyorlardı. Fransız Kuzey Orduları Komutanı General Bilotte isyandaydı:
“Sekiz aydır süren bir savaş ve hala sadece, on adet tümenleri var! Oysa o kadar adam seferber ettiler ki, en azından otuz tümenleri olmalıydı!”
Savaş sürerken sırtını denize, yani donanma garantisine alarak esareti hesap defterinden çıkarmaya çalışan İngilizlere karşı Alman radyosu Fransızlara şöyle diyordu:
“İngilizler mi? Bildikleri tek harekat geri çekilmektir. Yakında gazetelere demeçler verirler. Majestelerinin donanması geri çekilirken nasıl tek bir İngiliz askerinin bile burnunun kanamadığını söylerler.”
Alman radyosunun söyledikleri hayal ürünü sayılmazdı. Flanders’teki bozgundan sonra İngiliz generallerinin sürekli denizi arkalarına alması Fransızların onlara karşı olan güvenini bitirmişti. İngilizler kaçacak, kan-çelik-ateş yağmuruyla Fransızlar yüzleşecekti.
O esnalarda sürekli cepheleri gezen Maurice şöyle söylüyor:
“Her gün Fransızlara İngilizleri kötülüyorlardı. İngilizler Fransızları savaşa sürüklüyor, savaşmasını dahi bilmiyor, Fransızları da av yemi gibi görüyorlardı. Propogandalarını daha geçerli yapmak için resimler dağıtıyorlardı. Bu resimlerden birisinde bir İngiliz askeri bir Fransız askerini kan banyosunda boğuyordu; bir diğerinde İngiliz subayları yarı-çıplak kadınlarla eğlenirken bir Fransız askeri Maginot hattında devriye geziyordu. Propoganda 1940 yılının Haziran ayında amacına ulaştı. İki müttefik devlet birbirlerinden ayrıldı. Propoganda nasıl başarılı oldu? Fransızlar o kadar önyargılıydılar ki propogandaya inanmaları hiç de zor olmadı. Savaştan ve Almanlardan çok önce de İngiltere Fransanın tarihi düşmanıydı. Ulusların hafızası sağlamdır.”
Esasında Fransızlar tarihi algı bağlamında değildi. İngilizler ile Fransızların düşmanlıkları yüzyıllara dayanıyordu. 1066’da “Fatih William”ın “Norman İstilası” ile başlayan sürtüşmeler daha sonra Fransa’daki Valois ve İngiltere’deki Plantegenet hanedanları arasında ünlü “Yüz Yıl Savaşları”nı başlatmıştı. Valois’ler sadece Fransa üzerinde hak iddia ederken, İngiliz kralları “Fransa ve İngiltere Kralı” sıfatıyla taç giymekteydiler. Shakespeare’in de oyununu yazmış olduğu V.Henry gibi krallarınAgincourt gibi savaşlarda Fransızlara sağladıkları üstünlük ve işgal ettiği Fransız topraklarından İngilizleri zar zor çıkarabilmişlerdi. Düşmanlıklar daha sonra durmamış, koloniyal çağa doğru İngilizler ile Fransızlar yeniden baş düşmanlar olmuş, Fransız devrimi ile bu durum katlanarak devam etmiş, 1871’de Alman İmparatorluğu, III.Napoleon’u ezerek kurulduktan sonra bu yeni tehtidden korkan iki ülke 1904’de Entente Cordiale ile Alman tehtidini durdurmak için anlaşmazlıklarına son vermeye karar vermişlerdi. Bu isabetli bir davranıştı, çünkü 1905 yılındaki Rus-Japon savaşında Japonlar dünyayı hayrete düşürecek bir şekilde Rus donanmasını yokedip, Rusya’nın Pasifik Okyanusu’na bakan sırtında tehtid oluşturmaya başlayınca Almanya’yı saran kıskacın doğu tarafı zayıflamıştı. 1905 yılında bu hadiseden güç alan ve Almanya’ya nefes aldırmayan İngiliz-Fransız kıskacından bunalan II.Kaiser Wilhelm imparatorluk gemisini Fransız hakimiyetinde olan Fas’taki Tanca limanına demirlemiş ve uluslarası bir kriz çıkmıştı. Lakin I.Dünya Savaşında Alman tehtidi yokedilmiş gibi göründükten sonra düşmanlık yeniden su yüzüne çıkıyordu. Fransa’nın güçlenmesinden korkan İngiltere, Almanya’nın silahlanmasını gevşek tutuyordu. İngilizlerin Fransa Büyükelçisi Lord Tyrrel şu itirafta bulunmuştu:
“Fransızlara galip geldikleri için güvenmedik. Onların zamanla Almanlara, Almanların da bize benzeyeceklerini sandık…”
Fransız komünistlerinin Fransa içindeki savaş karşıtı propogandasının savaş eforu üzerindeki etkilerinden söz açmışken, Fransa’nın iç dinamiklerindeki onu yenilgiye götüren siyasi ve ekonomik durumdan da dördüncü sebep olarak bahsetmek yerinde olur.
1936 yılında bilhassa fabrikalardaki oturma eylemleri, idare sorunları ve bürokrasi engelleri Fransa’da üretimi zora sokmuştu. Bunun sebebi ise o sene fabrikaların, dükkanların ve depoların devletin denetimine girmiş olmasıydı. Bu durum 1934’de başlamış olan siyasal çatışmaları ciddi olarak arttırmıştı. Savaş esnasında aktif olarak rol oynamış bir Fransız olan Andre Maurois’in yazdıklarına göre 1937’de Fransız fabrikalarında üretilen aylık uçak sayısı otuzsekize düşmüştü. Almanyanın aylık üretimi ise bini geçiyordu. Fransa’da işverenler ve işçiler arasına ciddi bir sürtüşme yaşanıyor ancak Almanya tüm gücüyle silahlanıyordu. Elbet işçilerin hakları için mücadele etmesi son derece gerekli ve yerinde bir hareketti. Lakin Fransız sermadeyarlarının uzlaşmayan tutumuyla bu mücadele yıkıcı hale gelmiş, Almanya’daki gibi işveren işe işçiyi uzlaştıracak N.S.A.P.D. gibi bir partinin olmaması, ve hükümetin işçilerin önüne somut paketler koyamaması durumu çıkmaza sokmuştu. Hitler, birinci dünya savaşı sırasında sosyal demokrat parti ve sendikaların savaş üretimini nasıl engelleyebileceğine tanıklık ettiğinden, savaş ekonomisi ve politikasına girmiş bir ülkede sendikaların devlet ile uyumlu olması gerektiğinin farkındaydı. Kavgam isimli eserinde de sürekli belirttiği gibi SPD’ye kin kusması, savaşın kritik döneminde bu partinin Almanya’da sendika eylemlerini kışkırtması ve cephane üretimini baltalamasıydı. Bu yüzden sendikaları devlete bağlamış ve işverenler ile işçilerin genel olarak uzlaştığı bir hale bürümüştü. Fransa’da bu durumun tam tersinin yaşanması ülkede hem iç huzursuzluğu körüklemiş, hem de askeri üretimi baltalamıştı.
Bunun yanı sıra lojistik dairesi sanayi seferberliğini uçak ve top yapımında uzmanlaşmış işçileri kırsal kesimde çalıştırarak iyi idare edememişti. Tank ve vagon üretmesi gereken ve barış zamanında 30.000’den fazla işçi çalıştıran Renault fabrikaları savaşın başında altı ile sekiz bin kişilik personel çalıştırmaktaydı. Fransız fabrikatörleri gereken askeri araçları acil ihtiyaç olan ve hızlıca temin edilebilecek Amerikan firmalarından satın almak yerine, hükümetlerini bu araçların Fransa’dan temin edilmesi hususunda ikna ediyorlardı. El altından yürütülen kampanyalarla parlamentonun komisyonları etkilenmiş ve sadece yüz adet uçak sıpariş edilmişti. Bu tam bir felaketti, çünkü Fransız sanayisinin ihtiyaç olan teknoloji ve rakamları ihtiyaç olan sürede karşılamaya imkanı yoktu. Patronlar cepleri uğruna ülkeyi feda ediyorlardı.
Bunun yanı sıra Başbakan Paul Reynaud ile muhalifi Edouard Daladier bütünleşmek yerine savaş boyunca birbirlerine karşı siyasal iktidar mücadelesi verdiler. Daha kendisi tek bilek olamayan bir hükümetin savaş esnasında halkını tek bilek haline getirmesi bir hayaldi. Vatan uğruna siyasi mücadeleler değil, siyasi mücadeleler uğruna vatan bir kenara bırakılmıştı. Aralarında kadın meseleleri bile vardı. Yine Andre Maurois’in söylediğine göre harp kabinesinde birbirileri ile konuşmaya bile tenezzül etmiyorlardı.
Öte yandan Genel Kurmay ile Başbakanlık arasında da husumet vardı. Başbakan Reynaud ile Başkumandan Gamelin münakaşa içerisindeydi. Reynaud generalin fazla durgun olduğunu söylüyordu. Ona göre Almanlar Polonya’da sırtlarını Fransa’ya dönmüşken bu fırsat değerlendirilmeliydi. Gamelin ise “ikinci bir Verdun istemem!” diyerek karşı çıkmıştı. Reynaud tam bir taarruz, Gamelin ise savunma adamıydı. Fakat Reynaud haklıydı, o dönemde ordular arasında Verdun’daki gibi denk rakamlar söz konusu değildi. Alman generallerinin ifade ettiği gibi, Fransa sınırı bir hallaç pamuğuydu. Sonunda Reynaud etrafındakilere Gamelin hakkında şöyle çıkışacaktı:
“Hep savunmaya geçen bir general hiçbir savaşı kazanamaz!”
Kabine içinde neredeyse ihanete varan entrikalar olduğu söyleniyordu. Almanlar, Unternehmen Weserübung yani “Kod Adı Weser Uygulaması” planıyla Norveç’i, birinci dünya savaşında olduğu gibi Baltık Denizi’nde ablukaya almak ve İsveç’ten gelen demir ihracatını durdurmak için istila etmeyi planlayan İngilizlerden önce ele geçirmek amacıyla 10 Nisan’da işgale başlamıştı. Danimarka ve Norveç’in işgali başarıyla sonuçlanmış, İngiliz ve Fransız kuvvetleri yenilgiye uğratılmıştı. Reynaud ise yenilgiden düşmanlarını sorumlu tutuyordu. Amiral Darlan’ın ona operasyonun zorluğu ve uygulamaya konulmaması konusunda bir tavsiye mektubu gönderdiğini, ancak muhaliflerinin bu mektubu ondan sakladıklarını söylüyordu.
Bu arada Almanlar zaten Sedan’a girmiş ve Paris yolundaydılar. 14 Haziranda Paris düştü. 25 Haziran’da Hitler Almanya’nın birinci dünya savaşında teslim belgelerini imzaladığı vagonu getirtip aynı vagonda Fransızları teslim aldı.
1914 yılında Başbakan Georges Clemencau ile Devlet Başkanı Raymond Poincare’de birbirinden nefret ediyordu. Ancak bu durum işbirliği yapmalarına engel olmamıştı. Savaş sürecinde savaş eforu bireylerin arasındaki bu tarz sürtüşmelerden büyük yara almıştı. Bu sürtüşmeler ve o anda ulusal birliği sağlayabilecek bir önderin iktidara gelememiş olması demokrasi denen yönetim şeklinin kimi zamanlarda ortaya çıkan zaaflarının önemli bir örneğiydi. Fransız düşünür Montesquieu: “Demokrasi sadece erdemli kişiler sayesinde ayakta durur” demişti. Bu söz durumu özetlemeye yeter ve artardı.
Fransa’nın yenilgisinin askeri doktrin bağlamındaki sebepleri ayrı bir husustur. Almanlar’ın deyimiyle Sitzkrieg Fransız ordusunda disiplini mahvediyordu. Askerler işsizlikten ve hareketsizlikten kilo alıyordu. Sabahtan akşama kadar radyo dinleniyor ya da konserlerde eğleniliyor, akşamları ise eş ve sevgililere mektup yazılıyordu. Fransızlar’ın Alman sınırına milyonlarca Frank harcayarak kurdukları dönemin en teknolojik ve kuvvetli savunma hattı olan Maginot Hattı gibi talimlerin ve disiplinin sağlandığı çok az yer vardı. Fakat ne yazık ki savaş esnasında Maginot Hattı’na Alman askeri dehası sebebiyle hiçbir görev düşmemişti.
Bunlar kısaca, zırhlı ve motorize kuvvetlerin tümen olarak teşkilatlandırılması bağlamında yetersizlik ve uçaklar ile tankların koordine kullanımı bağlamındaki anlayışın gelişmemesidir. Churchill anılarının ikinci cildinde şöyle diyecekti:
“Ne Fransa, ne de İngiltere zırhlı araçlarının, zırh kalınlıklarının ve menzil kapasitelerinin bu ölçüde geliştiklerinin farkına varabilmiş ve önemini kavrayabilmişti.”
O zamanlar General Chavvineauv’nun “Taarruz hala mümkün mü?” isimli kitabı Fransız ordusunda elden ele dolaşmaktaydı. Harb okulunda öğretim üyeliği yapan bu generalin düşünceleri çok popülerdi. Ona göre taarruzu durdurmak için makinalı tüfek yuvaları yeterliydi.
Alman ordusunda ise tam aksine Hitler genç generallerin yenilikçi düşüncelerini, gelenekçi generallerin Carl von Clausewitz’in savunma doktrinini benimsemiş olan tutumlarına tercih ediyordu. Yoksa uzun süre zannedilenin aksine Almanlar tank sayısı açısından müttefiklere üstün değillerdi. Bunun tam aksine müttefiklerin 3400 tankına karşı Almanların 2400 tankı bulunmaktaydı. İşin kilit noktası “Manstein Planı” olarak tarihe geçen General von Manstein’ın tasarladığı Fransayı işgal planında panzerlerin Fransız ordusunda olduğu gibi piyade birliklerine dağıtılmayarak zırhlı tümen halinde toparlanması ve bu zırhlı tümenlerinde zırhlı ordu olarak birleştirilmesi ve Fransızların zayıf yanlarına hücum etmesiydi. Tank ve motorize kuvvetler konusundaki sayısal eksikliği kapatan bu doktrin başarısı, Alman Hava Kuvvetleri olan Luftwaffe’nin müttefiklere kıyasla iki katı savaş uçağa sahip olmasıyla birleşince Almanlara zaferi getirecekti. Luftwaffe’nin 5638 uçağına karşı müttefiklerin çoğu İngilizlere ait olmak üzere 2935 uçağı bulunmaktaydı. Fransız General Giraud, Andre Maurois’e şöyle yakınmaktaydı:
"Hava kuvvetlerine gelince! Benim gibi bir ordu komutanının emrinde kaç uçağı var, bilin bakalım? Sekiz tane. Yanlış duymadınız, sadece sekiz tane. Tabii bana İngiltere Hava Kuvvetleri var diyeceksiniz. Keşif uçuşu yapmak istediğim takdirde General Georges’a başvurmam gerekecek. O da general Gamelin’i görecek. O da Mareşal Baratta soracak. O da Hava Tümgeneral Blount’a danışacak. Nihai uçuş emrini alana kadar iş işten geçmiş olacak.”
Giraud’un isyanı, sayısal ve bürokratik açıdan fiyaskonun trajikomik bir betimlemesiydi.
Esasında Almanların, Fransızlara karşı olan zaferi, Blitzkrieg yani “Yıldırım Savaşı” doktrininin, geleneksel savaş anlayışına karşı zaferiydi. Wehrmacht, ilk olarak İtalyan general Giulio Douhet’in 1920 yılında “Gökleri Yönetmek” isimli eserinde kuramsallaştığı teknikleri Hitler’in Manstein, Guderian gibi genç generallere verdiği destek ile revize ederek tank savaşına da uyarlamış ve askeri alanda devrim yaratmıştı. Bunun yanı sıra klasik dönemlerden beriFürstenspiegel türünde eserler veren siyaset felsefecileri çoğunlukla savaşlarda ahlaki kaygıların bir yana bırakılmasının ve suikastlerin, savaş hilelerinin zaferi getirdiklerini söylerler. Almanların, Manstein planında ahlaki kaygıları bir kenara bırakarak tarafsız Hollanda ve Belçika’nın işgaliyle kuzey üzerinden sarkmaları ve Maginot hattını es geçmeleri de zaferi onlara getiren en büyük unsurlardan biridir. Lakin Fransa seferinin askeri detaylarını incelemek bu yazının amacı değildir.
Sonuç olarak müttefiklerin Sovyetler birliğini Alman diplomasisine kaptırarak Almanya’yı tek cepheli bir savaş kolaylığı sağlamaları, Almanlar’ın Polonya harekatı esnasında Fransızların batıdaki güçsüz ve boş sayılabilecek Alman hatlarına saldırmaması, batı cephesinde etkili Alman propogandasının durdurulamaması, Fransız siyasetinin iç çekişmeleri ve Fransız sermayedarlarının ülkesine ihaneti, askeri doktrinlerin modernize edilememesi ile İngilizler’in gereken yardımı gereken hızda sağlayamamaları, 1934-38 yılları arasındaki Fransız ve İngiliz askeri harcamalarının toplamının (2,288 milyon pound) tek başına Alman askeri harcamalarına yetişememesi (2,868 milyon pound) bunların hepsi ayrı ayrı incelenebilecek başlıklardır. Lakin bir araya getirildiklerinde portre daha iyi görünmektedir. Savaşını, savaşı yönetmekten ve kendi aralarındaki çekişmelerle boğuşan aciz bir siyasi kadro, savaş öncesinde yaklaşan savaş için gerekli faydaları sağlayamamış bir diplomasi, yeterli hevese sahip olmayan bir halk (Fransa’da o yıllarda Mourir pour Dantzig? yani “Danzig için ölmeye değer mi?” söyleyişi yaygın bir söyleyiş olarak halkın önemli bir kısmının duruma bakış açısını yansıtıyordu. Bakınız: Henry Kissinger, “Diplomasi”), uyuşuk bir müttefik, hain sermayedarlar, karşı-propoganda yürütmekten aciz bir basın, yetersiz generaller ile tek bir hedefe kitlenmiş ve iç çatışmalar yerine bütün imkanlarını bu uğurda seferber etmiş bir düşman karşısında vermenin Fransa’nın yazgısını belirlediği söylenebilir.
iletisim@politikadergisi.com
Kaynakça:
Shirer, William L. Berlin Diary: The Journal of a Foreign Correspondent 1934-1941. BBS Publishing, October 1995.
Posen, Barry L. Sources of Military Doctrine: France, Britain and Germany Between the World Wars. Cornell University Press, September 1986.
F. Ellis, Maj L and M. Butler, J.R. War In France And Flanders 1939-1940: History Of The Second World War: United Kingdom Military Series: Official Campaign History.Naval and Military Press, February 2009.
Christofferson, Thomas R. and Christofferson, Michael S. France during World War II: From Defeat to Liberation. Fordham University Press, May 2006.
Anonymous French Army Officer. Bolstering National Morale in Wartime France. The Public Opinion Quarterly, Vol. 4, No. 1, pp. 66-74, March 1940.
Maurois, Andre. İkinci Dünya Harbinde Fransa’da Trajedi. Kastaş Yayınları, Şubat 1991.
Shirer, William L. Nazi İmparatorluğu: Yükselişi. Inkılap Kitapevi.
Hart, Liddell. II.Dünya Savaşı Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, 2004.
Yorumlar